5 Mart 2011 Cumartesi

Geleneksel medya portallarında, yorumun ötesinde interaktivite mümkün mü?




Economist Debate' te 23 Şubat' tan bu yana süregelen ve bugün sona eren tartışma konusu İnternet Demokrasisi idi. Bu tarihten önce ise Mısır' a demokrasi gelip gelmeyeceği, doğalgazın karbon emisyonunu düşürme çalışmalarındaki önemi, şehirlerin büyüme hızı ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki gibi çok geniş bir yelpazedeki konular konuşuldu.

Konu içeriğinden daha çok ele almak istediğim Economist gibi bir yayının online medyada kurguladığı bu "müzakere" sistemi. Geleneksel medyanın online kanallara açılırken en önemli yaklaşımının okuyuculara interaktivite sağlaması olduğu konusun
da hem fikiriz sanırım. Hala daha haber altına yorum bölümü bile var olmayan online yayınlar varken, Economist Debate ve benzer çalışmalardan ise bir okuyucu olarak etkilendiğimi söyleyebilirim.

Sistem basit, müzakere ortamı dijitale taşınıyor. Ortada bir argüman var ve bu argümanı destekleyen ve desteklemeyen iki uzman görüş. Moderatör konuya bir giriş yapıyor ve okuyucular ise herhangi bir görüşe ne derece katıldıkları ile ilgili oy kullanıyor ayrıca yorum bırakabiliyorlar. Konu zaman zaman sektörü ile alakalı sponsor bir şirket tarafından da desteklenebiliyor. Ayrıca tavsiye edilen ek okumalar ile konu hakkında daha fazla bilgi toplamak isteyen okuyuculara yol gösteriliyor. Bu şekilde yaklaşık bir hafta süren müzakere sonucu daha çok oy alan görüş ortaya çıkıyor ve müzakere kapanıyor.

Site üzerinde bir müzakere takvimi var ve bu şekilde kapanan müzakereler, o anda devam edenler ve yaklaşan müzakereler görülebiliyor. Fakat oy kullanabilmek için devam ettiği ta
rihlere dikkat...

Economist Debate, okuyucular açısından gerçek anlamda tarafsız bilgi kaynağı olarak işlev görürken (çift görüş ve ek kaynaklar) online ortamın interaktivitesinden yararlanan başarılı bir örnek.

Buna benzer bir başka örnek ise Guardian Q&A. "Sürdürülebilir iş, güzellik, yerel yönetim" gibi alt kategorilerde belirlenen bir gün ve saatte bir uzman eşliğinde online soru- cevap oturumları gerçekleştiriliyor. Gerçekleşecek oturumun kapsamı ve uzmanları hakkında ön bilgi veriliyor, sorular ise yorum bölümünden iletiliyor ve aynı bölümden de cevaplanıyor. Bu sırada kimin Guardian adına paneli yönettiğini, kimin o günün konuğu olduğunu kendi yorumlarının yer aldığı bölümlerin içindeki küçük ikonlarla görmek çok kolay. Ayrıca yine okuyucuya ek okuma olanağı sunan ve konu ile alakalı diğer haberlerle yönlendiren linklere de soru cevap bölümünden ulaşmak mümkün. "Sürdürülebilirlik" bölümünde yer alan oturum "Biyoçeşitlilik" üzerine gerçekleşmiş ve 53 yorumla şimdilik kapanmış.

Bu tür örnekleri çeşitlendirmek mümkün. Okuyuculardan aldığı ilginin boyutu belki çok yüksek seviyelerde değil fakat geleneksel medyanın interaktiviteye yaptığı yatırımı görmek sevindirici.Okuyucunun konu hakkında bilgi sahibi kişilerle buluşturulması haricinde, her çeşit yorumdan ve bilgiden beslenerek dijital medyanın dağınık düzeninde en azından sistematik bir tartışma ve bilgi edinme ortamı yaratıyor...

Bireysel yayıncılığın geleneksel medyadan daha etkili olduğu tartışıla dursun, gelenekselin bireysel düzeyde sınırlı olarak ilgi çeken konularda yaptığı bu açılımların, okuyucuyu ve bu mesaj bombardımanı altına kıymetli olan zamanını kendisine çekme konusunda etkili olacağını düşünüyorum. Bireysel yayıncı her ne kadar kendi ilgi alanlarına yönelik olarak topluluklara seslense de, bazen bireysel bir pazarlama misyonundan öteye geçemiyor ya da bir yerlerde bir takım sebeplerden sahip olduğu misyonu daha fazla sürdüremiyor. Bunu bireysel ve medya kuruluşu arasında okuyucu ve güven kazanma savaşına döndürmek de çok gerekli değil. Sadece herhangi bir geleneksel medya kuruluşunun, sahip olduğu kaynakları ve bireysel düzeyde mümkün olmayan erişim gücünü kullanarak köşede kalmış konulara yönelerek güven tazelemesi söz konusu olabilir...

7 Aralık 2010 Salı

Online Aktivizmin Çıkmazı: "Slacktivism"

Sosyal ağlar varolmaya başladığı zamandan bu yana, mesajın yayılım hızı ve erişebilirlik avantajları sayesinde herhangi bir "dava" söz konusu olduğunda gündem yaratmak için kullanıldı ve kullanılıyor. Facebook, TR' de ilk popüler olmaya başladığı zamanlarda, o dönemki kullanıcılar hatırlayacaktır, sadece "Cause" için özel bir uygulama geliştirilmişti ve kullanıcılar profilleri üzerinden kendilerine yakın buldukları, uğruna online bir aktivist sıfatı yüklendikleri şekilde bu cause' lara üye oluyorlardı. Zaman zaman "besin kıtlığı" kadar ciddi, zaman zaman da "İsveçli modelleri kurtarın" kadar gayri ciddi olabilecek bu cause' larda öncelikli amaç bu dava sayfalarına üye kazanımı ve farkındalık yaratmaktı. Daha sonra belirli davaların ki bu sosyal, politik ya da sporla ilgili bile olabilir, online aktivistlerini aksiyona çekmek için girişimleri oldu. Genel anlamda aksiyon belirli bir projeyi hayata geçirmek ya da halihazırdaki operasyonları desteklemek amacıyla bağış sağlamak çerçevesinde olsa da küçük ya da büyük bu "cause" grupları, gerçekten gönüllü online aktivistlerin biraraya gelip organize olabildiği ve bir sonraki adım olarak olumlu aksiyonların gerçekleştirildiği bir araç vazifesi görmüştü. İçeriğini şu anda aktaramam fakat bu vesileyle 2007 yılında bir FB üzerinden bir oluşumun içinde yer almış ve dönemsel olarak bir amaca hizmette bulunmuştum.

Şu anda hala daha aktif olan facebook "cause" uygulamasındaki verilere göre, kar amacı gütmeyen ve FB üzerinden savundukları dava için uygulama kullanan kuruluşların, 27 milyon doların üzerinde bir bağış topladığı belirtiliyor.

Belirli bir konu ile ilgili aktivizmin online olarak destek bulduğu yöntemlerden biri de ortak bir simge ile farkındalık yaratılması ve mesajın iletilmesi. Önceki yıl "Meme Kanseri" konusunda farkındalık amacıyla kadınlar tarafından iç çamaşırı renginin paylaşıldığı Facebook' ta, bu yıl da "çantanızı koyduğunuz yer" temasıyla yola çıkılan bir kampanya gerçekleşti. İçeriğindeki seksüel çağrışım "i like it on...", konuya ilgiyi tetiklemiş olsa da farkındalık ötesinde ne şekillerde aksiyona geçildiği hala bir soru niteliği taşıyor. Nitekim sosyal ya da politik bir değişim ilk aşamada toplumsal olarak farkındalığı yükseltmeyi gerektirse de, özellikle meme kanseri gibi bir dava söz konusu olduğunda, kadınların yüzde kaçının risk grubunda olduğunun farkına vardığı, kaçının evde uygulanabilecek rutin kontrollerden başlayarak düzgün tetkikleri gerçekleştirdiği, kaçının meme kanseri ile savaşan bir kişiye nasıl yaklaşılması gerektiği ile ilgili bilgi sahibi olduğunu bilemiyoruz. Nicelikten daha çok niteliğin önem kazandığı bu durumda, Ekim ayı "Meme Kanseri Farkındalık ayı" olarak kutlansa da, yılın geri kalan aylarında ne gibi bir aksiyon söz konusu, konu ile ilgili dernekler ve çalışma gruplarında daha detaylı bilgi bulunabilir.

Konuyu online eksenden biraz çıkaralım; bu konuda bir yazı yayınlayan kaynağa göre, son 25 yıldır farkındalık kampanyaları düzenlenmesine rağmen ölüm oranları aynı seviyede ( istatistiksel olarak 1990' dan bu yana %2 düşmüş fakat otoritelere göre rakamsal olarak bir değer ifade etmiyor) ve daha kötüsü gereksiz yere tedavi gören ve operasyon geçiren kadınların sayısında artış var. Mamografi ile tedavi gören her bir kadına karşılık, 15 kadının yanlış teşhis ve yanlış tedavi durumuna maruz kaldığı söyleniyor. Kaynağın doğal tedavi yöntemleri ile ilgili bir kaynak olduğu düşünülürse, bu farkındalık kampanyalarının ilaç şirketleri tarafından desteklenmesi konusundaki ters argümanını sorgulamak gerek fakat yine online' a dönersek farkındalık kampanyalarının tam anlamda verdiği sonuç nedir, özellikle online aktivizm aksiyonla buluşamadığında neye dönüşüyor, biraz da bunu sorgulayalım.

Literatürde "slacktivism" terimi ile karşılık bulan bu aksiyonsuz online aktivistlik hali, bir facebook grubuna katılmak ya da daha başka -içinde gerçek anlamda etki yaratacak herhangi bir adım barındırmayan-, fakat kendini iyi bir şey yaptığına ve bunun yeterli olduğuna inandırmış bir davranışı yansıtıyor. Asıl tehlikesi, gerçek anlamda aktivistliği zayıflatarak, etkisinin sınırlı varsayıldığı online ortamda kişileri tembelliğe itmesi...Nano-aktivizm olarak da anılan bu durum, 1) herhangi bir etki yaratmadığı 2) yaratılmak istenen gerçek etki konusunda da olumsuz bir etki bıraktığı varsayılarak eleştiriliyor.

Bu noktada önemli bir "Cause" konusunda gerçekleştirilen çalışmalarda, online mecraların etkili bir şekilde kullanılması; hangi simgelerin ve yöntemlerin adres edildiği, online aktivistler tarafından nasıl destek bulduğu ve farkındalık adımının ötesinde aksiyon noktasında ne gibi sonuçlar verdiği ile ilgili diyebiliriz.

Belli bir davaya destek bulabilmek için online bağış toplama, eğer ortada gerçekleştirilen ya da gerçekleştirilecek bir projeye maddi destek sağlanmak isteniyorsa en kolay yöntem. Fakat bireyin kendisine yakın gördüğü davanın savunuculuğu konusunda hangi seviyede gönüllü olduğu, daha doğrusu yaratılmak istenen asıl etkinin farkında olup olmadığı asıl muamma. Kolektif bir hareketin bireyden başladığı göz önüne alındığında, kişiler yaratacakları etki ya da etkisizliğin ne kadar farkında?...

24 Ağustos 2010 Salı

Beyaz perde ve ekranda şeytanın avukatları: PR uzmanı kadınlar

Ne zaman bir sinema ya da tv yapımında Halkla İlişkiler sektöründe çalışan bir kadın profili yaratılsa, dikkat kesilir izlerim. Meslek gereği medya ile birebir çalışan kişilerin medya yapımlarında bu kadar acımasızca resmedilmesi ise beni her zaman şaşırtmıştır. Fakat en son Türk yapımı "Küçük Sırlar" dizisinde izlediğimiz bir PR uzmanı kadın konuyu farklı bir boyuta taşıdı. Çok içtenlikle söyleyebilirim ki diziyi biraz da rolün başına neler geleceğine dair merakımdan izliyorum. Çünkü genelde ekranlarda şeytanın avukatı rolüne bürünen PR'cılar, bu sefer yaşadıkları zorluklarla resmediliyor. Tanıdık diyaloglar: "Bu her zaman yaptığımız şey, daha yenilikçi bir şey düşünelim" , kadın yaratıcılığının ve sunacağı alternatiflerin son sınırında olmasına rağmen "sen biraz daha çalış" cümlesi, adı konkur olan ama kriterleri farklı bir boyutta yaşanan new business çekişmeleri, iki keh keh bir yemek tamam oldu bu iş tarzı anlaşmalar. Yine de bu portrede de diğerlerinde olduğu gibi sıkıcı olan taraf mesleğin ve sektörün ya çok eğlenceli gibi ya da çok akla zarar gibi gösteriliyor olması. Halbuki asıl resim bu şekilde değil.

Bu konu Küçük Sırlar dizisi ile aklıma geldi fakat dizi sezonlarını ve sinema filmlerini yakından takip ettiğim Sex and the City' nin atılgan PR'cısı Samantha Jones ayrı bir ekoldür kanımca. Özellikle Amerika' da popüler yapımların içinde resmedilen PR uzmanı kadınlar, sektörün Amerikalılarını rahatsız etmiş olacak ki Google' daki küçük araştırmamda şöyle bir yazıya rastladım: TV's POrtrayal of Women in PR -http://diversity.prsa.org/index.php/2010/08/tvs-portrayal-of-women-in-pr/ İzlediğim Samantha Jones, sürekli parti organize eden, VIP davetlere bir şekilde dahil olan, çalıştığını ve plan yaptığını pek göremediğimiz kendi tabirleriyle biraz bitcy & humiliating bir karakter. Evet sektör liderleri bu konunun ciddi ele alınması gerektiğini düşünüyorlar çünkü onlara göre fonksiyonlarından biri de itibar yönetimi olan bir meslek dalının önce kendi itibarını koruması gerektiğine inanıyorlar. Haklılar.

Şu anda adı aklıma gelmeyen başka bir Türk yapımında ise koridorda ayaküstü ne iş yaptığını soran kişiye "Halkla İlişkiler yani boş işler" cevabını veren bir karakteri hatırlıyorum. Bu şekilde etiketlemeler birincisi "iletişim danışmanlığı" işinin azımsamasına, ikincisi başka türlü işlerin "Halkla İlişkiler" ile karıştırılmasına - kurcalarsanız bu konu ile ilgili bir yazı daha yazmıştım -, üçüncüsü mesleği, aklında yanlış izlenimler ve kalbinde yanlış beklentiler olan yanlış kişilerin seçerek gereksiz bir kalabalık yaratmasına sebep oluyor.

Bakalım şeytanın avukatı ya da boş işler uzmanı olarak addedilen PRcıları ne kılıklarda seyredeceğiz daha...

İzleyelim görelim...